28 Şubat ve FETÖ mağdurundan Cumhurbaşkanı ve hükümete çağrı

28 Şubat zulmünün 20. Yıl dönümünün yaklaştığı bugünlerde, 28 Şubat’ın olağanüstü ikliminin kararttığı ve cezaevlerinde mahpusluk ve mağdurluğa sürüklediği hayatların da gündeme getirilmesi talebi önemli.

Aşağıda kamuoyuna mektubunu sunduğumuz Baha Joughel de bunlardan biri.

Joughel’in hikayesi MİT tarafından “zorla örgüt kurdurma ve eyleme teşvik” maksadıyla kaçırılmasıyla başlıyor ve bildik usullerle, yani işkence, yalancı şahitlik, terör örgütü liderliği ithamları, delilsiz ve hukuksuz yargılamalar süreciyle devam ediyor. Ancak konunun bam teli 2011 yılından itibaren başlayan hukuksuz tutukluluk ve yargılama süreçleriyle bugünlere ulaşan kısmı.

Bir yandan 28 Şubat’larda, Ergenekon ve Balyoz yargılanmaları sürecinde görev alan hakim ve savcılar görevden el çektirilip yargılanır ve bunların mağdur ettiği sanıklar kanunlar muvacehesinde tüm haklarından istifade etme/ettirilme cihetine gidilir; (hatta FETÖ’cülerin bir kısmı itirafçı konumlarından kaynaklanan bir takım haklarını kullanmaya çalışırken) “Ergenekoncular”, “Balyozcular” her türlü hukuki imkanlara kavuşurken, bu davalardaki kararlara emsal teşkil eden Baha Joughel gibi İslami kimliğe sahip hükümlülerin maalesef aynı imkanlardan muaf tutulmaya devam ediyorlar. Üstelik AYM kararları ve Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın önerdiği AYM süreçlerine ilişkin umut verici gelişmelere rağmen.

Baha Joughel de aslında tam da bu konudan şikayetçi. Gazetecilere gönderdiği mektubunda soruyor: “Neden, dosyalarımıza tıpatıp emsal teşkil eden kararlar bize gelince yürütülmüyor? Acaba biz çözümü hukukta ararken hukukun arkasında gizlenen bir siyasi karar mı bizi engelliyor ve yollarımızı tıkıyor?!  Acaba bizim sevdiğimiz, saydığımız ve savunduğumuz insanlar bize hiç mi değer vermiyor?! Bu dünyada adil bir şekilde yargılanmayı hak etmeyen bir insanın olmadığına inanıyorum. Biz de insan olarak onurumuzla adaletin ötesinde hiçbir şey istemedik ve istemeyiz. Aramızda suç işleyen varsa işlediği suçun cezasını adil bir yargı sonucu hukuk içinde görsün isteriz.”

Mektubu kamuoyunun dikkatine sunuyoruz:

28 Şubat Darbecileri, FETÖ’cü Hakimler ve Esed Rejimi ile İMTİHANIM

Ben Suriye uyruklu Türk kökenli mahkûm Baha Joughel (Cığıl). 1999’un ilk aylarında Ankaralı olan eşimle evlenip aile kurmuştum. Keçiören’de bulunan kiraladığım eve yerleşmiştim. O dönemde Türkiye henüz 28 Şubat’ta gerçekleşen darbenin etkisindeydi. Türkiye’de o dönemde dindar ve muhafazakar kesime uygulanan baskıların ve ayrımcılığın etkisini her alanda ailece görüyor ve bundan çekiniyor olsak da, ailemize bu kadar hızlı ve birden uzanacağını kestiremiyorduk. Nisan 1999′ un ilk günlerinin birinde, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT)’nin bir ekibi beni sokağın ortasından kaçırdılar. Ankara (Keçiören) Gazino durağının civarında sokakta yürürken (günün ortasında)  şiddet kullanarak beni zorla götürdüler. Kimliklerini göstermeyen ve kendilerini tanıtmayan MİT ekibi, (benimle bir kelime bile konuşmadan)  zorla saldırarak beni bir arabaya bindirdiler. Gözlerim kapalı ve ellerim bağlı bir şekilde beni  (bilmediğim bir yere) götürdüler. Götürdükleri yerde beni bir odaya aldılar, elbiselerimi çıkarttılar: Vücudum çıplak ve gözüm bağlı olduğu halde bana her taraftan vurarak saldırdılar. Sonra beni bir hücrede tecrit ettiler. Günlerce bana elektrik vererek, döverek ve her türlü küfrederek ağır işkenceler uyguladılar. Öyle ki idrarımdan kan geliyordu. Gözüm, yüzüm ve birçok yerim ağır darbelerden şişmiş ve morarmıştı. Bir süre bu şekilde her türlü küfürler, hakaretler ve işkenceleri sürdürerek beni sorguladılar ve beni suçlu psikolojisine sokmaya çalıştılar.

Babam Esed rejimine muhalif olduğundan dolayı Suriye’ye gidemediğimi, Esed rejimine teslim olmaktan çok korktuğumu, Türk vatandaşlığına çok ihtiyacım olduğunu, onun için resmi işlemleri sürdürerek vatandaşlığa geçmek üzere olduğumu ve bazı arkadaşlarımla kitap okumak için arada sırada bir araya geldiğimiz gibi bilgilere sahiplerdi.  Bunlar, bu bilgileri abartarak ve farklı kalıplara sokmak suretiyle, bazı yasa dışı eylemleri gerçekleştirmem için bu bilgileri bana karşı şantaj olarak kullanmak istediler. Bu nedenle (karşılarında kolayca kontrol edebileceklerini düşündükleri küçük yaşta bir genci gören azgın darbeciler) benden şunları istediler:

– Yasa dışı İslami bir örgüt kurmam.

– Örgütü (kendilerinin yardımıyla)  silahlandırmam.

– Türkiye’de devlet kurumlarına karşı ve Türkiye’deki İsrail Büyük Elçiliğine karşı saldırılar düzenlemem.

Bütün bunları kendilerinin verecekleri yardımla ve onların talimatları doğrultusunda olacağını söylediler. Kabul edersem ve kendilerine samimiyetimi ispatlarsam beni Türkiye vatandaşlığına alabileceklerini söylediler. Aksi takdirde kabul etmezsem veya onlara karşı samimi olmazsam, benim vatandaşlık işlemlerimi durduracaklarını, beni Suriye’ye Esed rejimine teslim edeceklerini ve Türk vatandaşı olan eşime, ablama ve yeğenlerime de zarar vereceklerini söyleyerek beni tehdit ettiler. İşkence ve baskı altında, beni kabul etmeye zorladılar ve kamera görüntüsü alarak bana bir anlaşma imzalattılar. Sonra beni serbest bıraktılar ve anlaşmayı gerçekleştirmek üzere beni sıkı takip altına aldılar.

Ben hemen akrabalarıma ve bana geçmiş olsun demek için gelen ziyaretçilerime olayları detaylarıyla anlattım ve onlara işkence izlerini ve beni takip eden MİT ekibini gösterdim. Bu nedenle bu olayla ilgili birçok tanığım vardır. 28 Şubat darbesi sürecinde yargıdan ümitsiz olduğum için ve tehditlerden korktuğum için yargıya suç duyurusunda bulunmadım. Ancak bazı insan hakları örgütlerine (olayla ilgili) bilgi vermekle yetindim. MİT mensuplarının yapmamı istedikleri yasa dışı eylemler hem dinime hem de ahlakıma aykırı olduğu için, aynı zamanda o dönemin yargısına güvenmediğim için ve tehditlerden korktuğum için Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldım. Ondan sonra MİT’in adamları benden intikam alma derdine düştüler. Ailemi, akrabalarımı ve ablamın ailesini rahatsız etmeye başladılar. Bu nedenle onları kurtarmak için hem eşimi hem de ablamı ve çocuklarını yurt dışına çıkarmak zorunda kaldım.

Ancak çizdikleri çirkin planlar sergilediğim cesur ve erdemli tavırla suya düşen MİT’in azgın ekibi rahat durmadılar ve intikam peşine düştüler. Bu nedenle 2000 yılında benimle ilişkisi olmayan bir olayın soruşturma ve kovuşturma aşamasını yönlendirerek bana çirkin bir tuzak kurdular. Bütün sanıkları aleyhime ifade verme doğrultusuna yönlendirdiler. Ve kendi adamlarına bu ifadeleri kötüye kullandırarak, birçok mağduriyete imza atan dönemin meşhur savcısı Nuh Mete YÜKSEL’in hazırladığı dosyada bana bir terör örgütü kurucusu ve lideri senaryosu hazırladılar ve giydirdiler.

Nisan 2000 tarihinde tanımadığım bazı şahıslar Atatürk heykelini yıkmaya yeltenmişler ancak bunu yapmaya çalışırken yakalanmışlar. Bu olaydan dolayı soruşturma açılmış ve çok sayıda kişi yakalanmış. O dönemdeki darbecilerin geleneğine göre olay çokça abartılmış. Baskı, işkence ve tehdit kullanılarak (ilişkisi olmayanları da olayın içine sokarak) bir terör örgütü kılıfı hazırlanıp Ankara 1.nolu DGM’de (2000/86 – 159 esas karar sayılı dosyayla) yargı süreci başlatılmıştır.

Bu soruşturma sürecinde baskı ve işkence uygulanarak, olayın içinde olmayıp sonradan tutuklanan (beni tanıyan) bazı sanıklardan aleyhime ifadeler alınmıştır. Bu ifadeler ne kadar tutarsız, çelişkili ve ciddiyetsiz olsa da, tekliflerine uymadığım için benden intikam almak isteyen ve soruşturmayı yöneten ve yönlendiren darbecilerin işine yaramıştır. Bununla beraber bu sanıklar, yüklenecekleri suçlardan kaçış olmadığını görünce işkence, tehdit ve ağır cezadan kurtulmak için (yurt dışında olduğum ve kendimi savunamadığımdan)  darbecilerin isteği doğrultusunda ifadelerinde bir sürü doğru olmayan suçlamaları üzerime atmışlardır. Böylece beni (haberim bile olmadan) terör örgütü kurucusu veya lideri yapmışlardır.

Bu arada 28 Şubat darbecilerinden kaçarak Türkiye’den ayrılmam sonucu 2002 yılında Esed rejiminin eline düştüm ve yıllarca hapishanelerinde zor şartlarda kaldım. Sonar salıverilince bu sefer Ankara (kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinin (özel yetkili) Fetöcü hakimleri harekete geçerek hakkımda kırmızı bülten çıkarttılar. Böylece İnterpol beni aramaya başlayınca Esed rejimi bu sefer beni –bu nedenle- yaklaşık dört yıl daha gözaltına aldı. Böylece toplam olarak Suriye’nin hapishanelerinde yaklaşık dokuz yıl geçirmiş oldum. Taki Suriye halkının direnişi başlayınca 30. 10. 2011 de tahliye oldum. Türkiye’de bulunan ailemin yanına gelmek için Esed’in bana uyguladığıyurt dışına çıkış yasağı ile karşı karşıya kaldım.

Sonra Mart 2012’de Türkiye’ye ilk defa döndüm ve ailemle birlikte Ankara’ ya yerleştim. Türkiye’nin durumu iyileştiği ve 28 şubat darbesi döneminden kurtulduğu için, adil bir yargıda beraatimi isbatlayabileceğimi sanıyordum.  Hukuki sürece katılmak için gereken hazırlıkları yaparken ve uygun bir avukat tutmak için çalışırken, yerleştiğim evden 15 Mart 2012’de polis tarafından göz altına alındım. Hazırlığını yapmakta olduğum 29. 06. 2012′ de yapılması gereken duruşma erkene alınarak alındığım günde yapıldı. O günden beri cezaevinde bulunmaktayım.

O günden  (15 Mart 2012’den)  itibaren (özel yetkili) Ankara 11. Ağır ceza mahkemesi’nde  (Dündar ÖRSDEMİR ve diğer Fetöcü hakim ve savcılarca) yargılanmaya başlandım. Bu yargı sürecinde hiç beklemediğim hukuksuzluğu ve adaletsizliği gördüm, tanıklarımın çoğu dinlenmedi, dinlenen tanıkların ifadeleri dikkate alınmadı, başka dosyada aleyhime ifade veren sanıkların sorgulanmasına ve ifadeleri yeniden alınmasına izin verilmedi,  işkence iddiaları incelenmedi, sahte tanığın ifadeleri aleyhime delil gösterildi, içeriği ve detayları açıklanmayan, duruşmalarda tartışılmayan şeyler aleyhime delil olarak gösterildi ve soruşturmayı genişletme taleplerim reddedildi . Her şey aceleye getirildi. Neredeyse hiç yargılama yapılmadı. Sadece önyargı vardı. (bakz kapatılan 11. ACM’nin 2009/260esas, 2012/295 karar sayılı dosya)

11. ACM (Dündar ÖRSDEMİR’in başkanlığında) bana, terör örgütü kurmak ve yönetmekten 12 yıl 6 ay hapis cezası verdi.  İşlemediğim suçtan aldığım cezayı sabırla karşıladım.  Allahın rahmeti ve adaletinden ümidimi kesmedim.  Kısıtlı imkanlarıma ve yalnızlığıma rağmen Allah’a tevekkül ve dua ederek hukuki mücadelemi sürdürdüm.  Adaletsizliğe teslim olmadım.  AYM’ye başvurdum. Sonucu iki buçuk sene bekledim. Allahın kudreti ve adaleti müdahele ederek Dündar ÖRSDEMİR’i ve dosyama bakan, cezamı onaylayan bütün hakimleri makamından indirdi ve onları Fetö davası sanığı yaptı ve benim uğradığım hukuksuzluğu ortaya çıkardı.

Evet, 30.09.2013 tarihinde AYM’ye bireysel başvuruda bulundum. AYM (2013/7643) sayılı başvurumla ilgili 21.01.2016 tarihinde lehime hak ihlali kararı almış ve ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere söz konusu kararı ilgili mahkemeye göndermiştir. Beni yargılayan (özel yetkili) 11. ACM’nin kapatılmış olması nedeniyle bu görev ve dosyam Ankara 12. ACM’ye tevdi edilmiştir.

Yeniden yargılamanın amacı hak ihlallerinin sonuçlarının ortadan kaldırılması olmasıyla birlikte yeniden yargılama süreci, yargının adalet, hakkaniyet ve eşitliğin gerektirdiği ilkeler ve kriterlere uygun bir şekilde (adaleti sağlamak amacıyla) yürütülmesi gerektiği malumunuzdur.

Yeniden yargılama yapmakla yükümlü olan 12. ACM’den, hukuki kriterlere uygun bir şekilde, önceki yargı sürecinde bulunan birçok hukuksuzluğu giderecek duruşmalı bir yargı sürecini başlatmasını beklemiştim. Ancak işi aceleye getirerek sadece kapatılan eski mahkemenin kararına bir kılıf ve gerekçe bularak topu Yargıtay’a atmayı tercih etmeleri, hatta benden beyanımı ve son sözümü istemeden bunu yapmaları beni şaşırtmıştır. Bu da dosyamın Yargıtay – 16. Ceza Dairesinden yeniden dönmesine, mağduriyetimin uzamasına ve vakit kaybına neden olmuştur. (Bakz. Yargıtay ilamı: 2016/4997 esas, 2016/4871 karar nolu)

Oysa ki AYM’nin bu güne kadar aldığı diğer hak ihlalleri kararlarının neredeyse tümünde, yerel mahkemelerce uygulanan sonuçların, 12. ACM’nin (14.04.2016 tarihli ek kararında) bana uyguladığı sonuçlardan çok farklı olduğu aşikardır. Örneğin: AYM’nin Ergenekon davası, Balyoz davası, İbda_C sanıkları ve diğer hak ihlalleri kararlarını aldığı durumlarda, yerel mahkemeler tarafından ağırlaştırılmış müebbet, müebbet gibi kesinleşen ceza kararlarının infazı durdurulmuş ve duruşmalı bir şekilde yeniden yargılama kararı alınarak sanıklar (AYM’nin kararına 48 saat geçmeden, hatta bazı durumlarda AYM’nin gerekçeli kararını beklenmeden bile) tahliye edilmiştir. Ve tümü duruşmalı bir şekilde yargı sürecine girmişlerdir. İşte AYM bu tür hak ihlalleri kararları aldığında, yerel mahkemeler hak ihlallerinin sonuçlarını şu şekilde kaldırmıştır; kesinleşen ceza kararının infazını durdurmuşlar, duruşmalı yeniden yargılama kararı almışlar ve sanıkları (uzun tutukluktan dolayı) tahliye etmişlerdir. Bütün bu mahkeme kararları ve benzerleri benim durumuma emsal teşkil etmektedir. Adalet ve eşitliğin bir gereği olarak onlar için geçerli olan hak ihlallerinin sonuçlarının kaldırılması kapsamında sağlanan ceza kararının, infazının durdurulması ve tutuksuz olarak yeniden yargılamanın yapılmasının bana da sağlanmasını istemekteyim.

Üstelik son dönemde -15 Temmuz hain darbe girişiminin öncesi ve sonrasında- yaşanan gelişmelerde; kozmik oda, casusluk davası kumpası ve Fetö/ PDY terör örgütü gibi davalar kapsamında, beni yargılayan ve cezamı onaylayan bütün savcı ve hakimler –görevlerinde işledikleri kusur ve suçlardan dolayı- görevlerinden atılıp tutuklanmışlardır. Bu süreç içinde de tarafsız ve bağımsız olmadıkları, Fetö terör örgütünden talimat aldıkları ve örgütün amaçları doğrultusunda karar ve hüküm verdikleri kanıtlanmıştır. Hatta aralarında bu doğrultuda itirafta bulunarak tutuksuz yargılananlar bulunmaktadır. Bütün bu gelişmeler yaşanmadan önce bile, yukarıda zikrettiğim emsal teşkil eden davalarda uygulanan hukuk, nasıl olurda bütün bu gelişmeler yaşanmasına ragmen benim dosyamda hala uygulanmaz?!. Bunlara rağmen bana verilen cezanın infazının hala sürdürülmesi eşitliğin, hukukun ve adaletin vicdanını derinden yaralamaktadır. Ve bunun sonucu olarak 28 Şubat darbecileri tarafından başlatılan ve Fetöcü savcı ve hakimler tarafından ileriye götürülen mağduriyetim -her iki dönemin sona ermesine rağmen- bu güne kadar devam ettirilmektedir.

Bu hususta şunu da hatırlatmak isterim, Fetöcü hakimler tarafından (Metro Holding Kurucu Başkanı) Galip ÖZTÜRK’e verilen hapis cezasının –İstanbul 20. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından- infazının durdurulması da yine benim dosyama emsal teşkil etmektedir.

Bununla beraber HSYK, bu Fetöcü savcı ve hakimlerin görevlerinden atılmalarına gerekçe olarak şunları göstermiştir: “…örgütlü olarak yargı içerisinde yuvalandıkları, verdikleri kararlarda gerekçeleri gizledikleri, kasıtlı, taraflı ve delilsiz davalar açtıkları…” (Bakz. Resmi Gazete: 25.08.2016 tarihli) aynı zamanda HSYK, Hakimler ve Savcılar kanununun 77. Maddesini de gerekçeler arasında göstermiştir. Bütün bunlar, cezamın infazının sürdürülmesine dair herhangi bir gerekçenin kalmadığını, mağduriyetimin bir an önce kaldırılmasının eşitliğin ve adaletin gereği olduğunu ve cezamın infazının bu zamana kadar durdurulmamasının ne kadar vahim bir durum arz ettiğini göstermektedir.

Şu durumda Türkiye’de yaklaşık 5 yıldır cezaevindeyim. AYM’ye başvurumun üzerinden üç buçuk yıl geçti. AYM’nin dosyamla ilgili hak ihlali ve yeniden yargılama kararının üzerinden ise bir yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen hala cezaevindeyim ve dosyamla ilgili bir duruşma dahi yapılmamıştır.

Üstelik haksızca aldığım cezadan -kırmızı bülten nedeni ile- Suriye’de hapiste geçirdiğim dört yılın mahsup edilmesi için 31. 03. 2016’da mahkemeye başvurmuş olduğum halde bu güne kadar her hangi bir cevap alamadım. Hatta bu hususta defalarca bilgi edinme dilekçeleri vermeme rağmen herhangi bir cevap alamadım oysa kanunlara göre bu sürenin mashup edilmesi yani cezadan düşürülmesi gerekir ki bu durumda bana verilen cezanın yatarını bitirmiş veya denetimli serbestlikten faydanlanma hakkını elde etmiş olacaktım. Ancak bu haktanda yararlanamadım. Yararlanmış olsaydım yeniden yargılanma sürecinde duruşmalara  SEGBİS ile değil, bizzat katılabilirdim.

Meselenin en üzücü yanı bu uzun süreçte eşimin çocuklarımın çektikleri sıkıntılardır. Özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Edirne’ye nakledilmemden ötürü ailemle görüşmem zorlaştı. Maalesef bu süreçte alınan tedbirlerin bir kısmı bize de zarar verdi.

Bütün bunlara rağmen ben hukuki mücadelemi sürdürmeye kararlıyım. Yüce Allah’ın lutfuna ve adaletine güvenimi asla yitirmeyeceğim. Nasıl ki 15 Temmuz gecesinde Rabbim hainlerin tuzağını başlarına geçirdiyse o hainlerin mağdur ettikleri insanlarıda öyle kurtaracak ve adalet  yerini bulacaktır.

Benim hikayem 28 Şubat mağdurları ve Fetöcü hakimlerinin mağdurlarının hikayelerinden biridir. Hatta benden daha fazla mağdur edilenler de bulunmaktadır. Bu nedenle her zaman mağdurlara sahip çıkan sayın Erdoğan başta olmak üzere bütün yetkililere çağrıda bulunmaktayım. Bu mağduriyetlere son verin, geciken adaletin daha fazla gecikmesine izin vermeyin.

16. 02. 2017

                                                                                                               Hükümlü Baha Joughel (Cığıl)

Edirne F Tipi Cezaevi

Kaynak:Haksöz Haber

BU HABERLER DE VAR!

Oda TV, İskilipli Atıf Hoca adına açılan su kuyusunu hazmedemedi

İskilipli Atıf Hoca adına İHH’nın Ruanda’da açtırdığı su kuyusu ODA TV’yi gerdi. Çorum İHH’nın, “Frenk …

Eskişehir’de ‘Fethu’ş-Şam üyesi’ oldukları iddiasıyla gözaltına alınanlar serbest bırakıldı

Eskişehir’de Fetih el Şam Cephesi üyesi oldukları iddiasıyla gözaltına alınan 9 kişi savcılık tarafından serbest …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir