Dr. İyad Kuneybi – Allah’ın Peygamberleri Taviz Vermez

بسم الله الرحمن الرحيم

TAVİZ FIKHI

4. Vaaz 1. Bölüm

Allah’ın Peygamberleri Taviz Vermez

Taviz fıkhı hakkında konunun güzelliği bilinsin diye ve aynı şekilde bugün üzerinde konuşacağımız ve ileriki hutbelerde konuşacağımız konuların fıkhının güzelliği anlaşılsın diye bir dizi hutbe verdik. Kişi aydınlığın önemini ancak karanlığın kötülüğünü gördükten sonra anlayabilir.

Bugünkü konumuz taviz vermeme fıkhı üzerinedir. Taviz vermeme fıkhı, Allah Teâlâ’ya tevekkül edenlerin fıkhıdır. Bu kimseler, meselelere maddi açıdan bakmazlar. Bilakis onların yakinen bildikleri şey, Allah’ın kendisinden korkanlara bir çıkış açacağıdır. Taviz vermeme fıkhı, ecirlerinin yalnızca Allah katında olacağını bilenlerin fıkhıdır. Nasıl ve ne zaman amel etmeleri emredilmiş ise o şekilde amel edenlerin fıkhıdır. Onların neticeye varmakta acele etmek için kendilerine çizilen yolun gidişatını değiştirme hakları yoktur. Bu hak yolu, belirleyenin hakkıdır; onların böyle bir hakkı yoktur. Onlar için sadece bu yola iltizam etmek vardır ve onların bundan alacağı sevap ise malum olan cennettir.

Taviz vermeme fıkhı olan bu fıkıhta; görmeyen ve gören, zulümler ve nur, gölge ve aydınlık bir değildir. Bu fıkıhta fark çok açıktır. Bu fıkıh, ‘’Emrolunduğun gibi dost doğru ol.’’ fıkhıdır. “Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görür. Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez.’’ (Hud/113)

Bu fıkıh, haktan sonra sapıklıktan başka bir şey olmayan fıkıhtır. Burada orta bir yol yoktur. Burada mıntıka ya siyahtır ya da beyazdır. Bu mıntıkada grilik yoktur. Bu yolda ya hak vardır ya da sapıklık. Taviz vermeme fıkhının ehli olanlar, kahramanlar ve sebatkârlardır. Kalpler, onların sergiledikleri duruşu zikretmekten hoşlanır ve onların kıssalarını dinlemekten ise asla bıkmaz. Onların örnekleri peygamberlerdir (aleyhisselam). Allah Teâlâ İbrahim’in (aleyhisselam) örnek alınmasını emretmiştir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

İbrahim’de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine, Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir.’demişlerdi.” (Mumtehine/4)

İbrahim (aleyhisselam) ve onunla birlikte olanlar; Allah’ın birliğinin maslahatını, milletin birliği ve bütünlüğünün maslahatının önüne geçirmiştir. İbrahim (aleyhisselam) kavminin putlarını kırınca, onları temellerinden sarsmıştı ve onlara şöyle dedi:

Sizin O’na ortak koştuklarınızdan ben korkmam; ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması başka. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?” (Enam 80)

Anlaşma yok, taviz verme yok, Allah’ın dinini bahane edip onlarla ortak bir yolda onları razı etme düşüncesi yok. Yani Allah’ın dininde ortak bir çözüm bulunmamaktadır.

Taviz vermeme fıkhının büyüklerinden biri de Yusuf’tur (aleyhisselam). Yusuf (aleyhisselam) Melik tarafından müjdelenmişti. Ve ona, ‘’Melik seni şahsen görmek istiyor. Ve sana yanında yüce bir mertebe vermek istiyor” denilmişti.

Yusuf (aleyhisselam) dünyevi bir maslahat düşünmedi ve temsil etmiş olduğu tevhid akidesinin değerini düşürmek istemedi. Eğer Melikin yanında görülmüş olsa hemen kabul edilirdi. Ve,‘’Benim hapishanede kalışımda herhangi bir maslahat yoktur. Ben bir peygamberim, rasulüm.Benim bu hapishanede kalmamda hiçbir maslahat yoktur; burada kaldığım sürece hiç kimse daveti duymuyor. Benim buradan çıkıp daveti yaymam gerekmektedir. Bu sebepten bu fırsatı kaçırmamam lazım.’’ demedi. Yusuf (aleyhisselam) ne böyle bir şey söylemiştir ne de kendisini zelil bir hale sokmuştur. O, çok değerli bir soyun oğludur. Bilakis o, izzet ve şeref ile kendisine Melikten haber getiren kişiye;Efendine dön, ben şerefim töhmet altındayken buradan asla çıkmam. demiştir.

Efendine geri dön ve o ellerini kesen kadınların hallerinden sor. Şüphesiz ki Rabbim onların tuzaklarını en iyi bilendir” (Yusuf/50)

Yusuf (aleyhisselam) başı dik bir şekilde olmadıkça hapisten çıkmayı reddetti. Töhmet altında kaldığı her ayıptan ve eksiklikten beri olmadıkça, arınmadıkça hapisten çıkmayı reddetmiştir.

Musa (aleyhisselam), taviz vermeme fıkhının asıllarından biridir. Öyle ki, kendisine iman eden sihirbazların elleri ve ayakları kesilmişti. Onları hurma ağacının gövdesinde çarmıha gerdiler. Kavmi, içerisinde bulundukları halden kendisine şikâyetçi olmuştu ve demişlerdi ki; ‘’Bizler sen gelmeden öncede eziyet görüyorduk, sen geldikten sonra da eziyet görüyoruz.’’ Kavmine olan düşkünlüğü ve onlara olan rahmeti bile Firavun ile barış yapmaya ve dinin esaslarından taviz vermeye sebep olmamıştır. Bilakis o, kavmini sabra zorlamış ve onlara Allah Teâlâ’nın vadinin doğruluğunu yakin ile öğretmiştir.

Musa dedi ki: Umulur ki Rabbiniz, düşmanınızı helak eder de sizi bu yere (Mısır’a) hükümdar eder de nasıl amel ettiğinize bakar.” (Araf/129)

Onları sabra zorladı ve asla taviz vermedi.

Taviz vermeme fakihlerinin en büyük imamı, Muhammed Mustafa’dır (sallallahu aleyhi ve sellem). Öyle ki, Rabbi ona şöyle demesini emretmiştir: De ki: Ey kafirler! Ben sizin taptıklarınıza ibadet etmem. Ve sizde benim ibadet ettiğime ibadet etmezsiniz” (Kafirun/1-2-3). Teyit ederek şöyle devam etmektedir: Ve ben sizin taptıklarına ibadet etmem ve sizler de benim ibadet ettiğime ibadet etmezsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana.’’ (Kafirun/4-5-6)

Sunabilecekleri her tavizin yolunu bu ayeti kerime kesmiştir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) tek bir gün bile davetinden hiçbir şeyde taviz vermemiştir.

Hasen bir hadiste Akil ibn Ebi Talib şöyle rivayet etmektedir: ‘’Kureyşten bazıları Ebu Talib’e geldiler ve dediler ki; ‘’Ahmed’in ne yaptığını gördün mü? -Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ahmed ismi ile de bilinmekteydi- Dinimiz hakkında mescidimizde bize eziyet vermekte, sen onu bundan nehyet.’’

Birinci aşamada burada gerçek manada bir taviz verilmesi istenmemektedir. Burada istenen sadece ilahları hakkında kötü konuşulmasının durdurulmasıdır. Onlardan Allah ile birlikte başka ilahların da olduğunu kabul etmeleri istenmemiştir.

Ey kardeşim, burada Muhammed’den (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’Uzza, Lat, üçüncüleri Menat.’’ demesi istenmemiştir. O müşrikler; sadece ilahlarına dil uzatılmasının durdurulmasını, onlara sefih denilmemesini ve kendilerine tabi olanların dalalette olduklarının belirtilmemesini istemiştir.

Öyleyse o müşrikler, aslında dinler arasında barış içerisinde bir yaşam istemiştir. Herkes bir başkasının akidesini övecek ve bir diğerinin akidesine ihram gösterecek ya da en azından hiç kimse bir başkasının akidesi hakkında kötü konuşmayacak ve hiç kimse kendi düşüncesini Kureyş’in eksikleri üzerine tertip edip yaymak için uğraşmayacak.

Bu istekler kendilerince çok basit isteklerdir. Zaten bu istekleri, kendi şeraitleri ve örfleri de kabul etmektedir.

Ebu Talib oğluna demiştir ki: ‘’Ya Akil bana Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) getir. Ve Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) gelir de Ebu Talib ona şöyle der: ‘’Ey kardeşimin oğlu, amcanın oğlu dinleri hakkında mescitlerin de onlara eziyet ettiğini iddia etmektedir, sen böyle yapmaktan sakın.’’ Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) gözlerini gökyüzüne çevirir ve güneşe baktıktan sonra şöyle söyler: “Nasıl ki siz güneşten bir parça almaya kadir değilseniz ben de bunu bırakmaya kadir değilim.”

Yani; ‘’Eğer sizler güneşten bir kor getirebilirseniz tamam ben de Allah’ın beni göndermiş olduğu bu işi bırakırım ve Kureyş’in ilahlarının batıllığını anlatmam.’’

Bunun üzerine Ebu Talib ona dedi ki: “Kardeşimin oğlu hiç yalan konuşmadı. Geri dön ve işine bak.” Ve Ebu Talib Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) olan himayesini devam ettirdi.

Evet, bu merhalede Kureyş’in ilahlarını hiçe sayma ve onların değersiz olduğu beyan etme Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) emanet edilen davetinin bölünmez bir parçasıdır. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) taviz vermeme konusunda bunlardan çok ama çok basitlerinden bile men edilmiştir. Taviz verme meselesi ilk anda dini içerikli olmayıp idari ve şekli açıdan görünebilir.

İbni Hişam, Taberi ve ibni Kesir’in rivayetinde Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisini kabilelere sundu ve dedi ki: ‘’Kim insanların eziyetlerini benden engelleyecek? Beni kim himaye edecek, kim beni kendi diyarına getirip Rabbimin risaletini ulaştırmama yardım edecek ve ihtilaf edene karşı bana kim destek olacak ve Allah’ın dinini yaymama kim yardımcı olacak?’’ Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) davet ettiği kabilelerden biri de Amir oğulları ibni Sasa kabilesiydi. Bu kabileden birisi dedi ki: “Eğer bizler sana bey’at edersek, yani dini kabul edip seni devletimizin reisi ilan etsek sonra da Allah Teâlâ düşmanlarına karşı seni muzaffer kılsa senden sonra emirlik bizim olur mu?” Tabi bu zahiren çok karlı bir antlaşma gibi duruyor. Beni Amir kabilesinin bunu kabul edip Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) yardım edeceğini ilan etmesi ve Rasulullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabını memleketlerine götürmeleri; onların üzerlerindeki işkencenin, azabın ve sıcak kumlarda yatırıp göğüslerine kayalar koyarak onlara acı çektirmenin sona ermesi demektir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu teklifin kabul edilmesi ile deliler, çocuklar ve kadınlar tarafından taşlanan, secdedeyken sırtına deve işkembesi koyulan bir halden kendisine tabi olunan bir devlet reisine dönüşecekti. Böylelikle dinini devletin gücü ile rahatlıkla yayacaktı. Bu açılardan bu teklif kaçırılmaz bir fırsattı.

Bu teklifte birçok maslahatın gerçekleşmesi ve birçok zararlı şeyin def edilmesi; canların, namusların ve malın korunması mevcuttu. Amir oğulları bunların hepsini sadece bir taviz karşılığında altın bir tepside sunmuştu. Bu taviz ise basit, sadece idari açıdan olan dinin esaslarıyla alakası olmayan bir tavizdi. Burada taviz verilen şey sadece Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) vefat ettikten sonra emirliğin bu değerli teklifi yapan kişilere intikal etmesidir. Yani; ‘’Sen şimdi bizim devletimizin reisi olacaksın, sen vefat ettikten sonra devlet başkanı bizden biri olacak. Başka da bir şey istemiyoruz.’’ Rasulullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) bundan tenzih ederiz ama o, (sallallahu aleyhi ve sellem) zahiren bunu kabul edip temkin bulduktan sonra onları tasfiye de edebilirdi. Velâkin Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’Bu işi Allah’a aittir, O dilediğini emirlik makamına koyar.’’ diyerek cevap vermiştir.

Tabi insanın hayatta bir kere elde edebileceği bütün bu beşeri, siyasal ve maddi hesaplara Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) vermiş olduğu cevaplar onlar tarafından çok kerih görüldü. Bilakis böyle bir şey günümüzde hâsıl olsa; taviz fakihleri bu teklifleri kabul etmeyenleri nasları zorlaştırmakla, Kuranı anlamamakla, işleri zora sokmakla vasıflandırırdı. Velâkin Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onların öne sürdüğü bu şartı reddetti. Bunun üzerine Amir Oğulları kabilesinden biri şöyle dedi: ‘’Biz Araplarla seni himaye etmek için savaşacağız ve Allah bu iş için bizden başkasını seçecek öyle mi? O halde bizim böyle bir şeye ihtiyacımız yoktur. Yani biz bu iş için malımızı mülkümüzü çocuklarımızı feda edeceğiz de senden sonra emirlik bizden başkasına kalacaksa, bizim böyle bir şeye ihtiyacımız yoktur.-’’ Tabi Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) böyle söyledikten sonra onların vazgeçmesinden asla pişman olmadı. Ya da onların arkasından koşuşturup da bir fırsat daha dilemedi. Asla böyle bir şey yapmadı. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu fırsatın kaçıp acılarla dolu hayata dönmekten, gözleri önünde ashabına azap edilip onların çığlıklarını duymaktan dolayı pişmanlık duymadı. Müşriklerin o derece dalga geçmelerini gördü ve küçük bir taviz verme karşılığında emir olabilmesine az bir şey kalmıştı, kendisi ve ashabının izzetli günlere ulaşmasına az bir şey kalmıştı. Velâkin Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) biliyordu ki; riyasete tamah edilmiş bir İslam, Allah’ın (subhanehu ve teala) sevdiği bir İslam değildi. Bu durumdaki gibi olan insanlara dayanıp güvenmek, evini uçurumun kenarına bina etmek gibidir.

Buraya dikkat edin, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu kaçırılmaz fırsatı reddettiği zaman; kendisinin ve ashabının bu işkencelerle dolu acılarla, hüzünle, kovulmayla, zorlaştırmayla dolu bu halde, beş yıl ya da yirmi yıl kalacağını ya da elli yıl kalacağını ne kendisi biliyordu ne de Allah kendisine vahyetmişti. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) gelecekte neler olacağını bilmiyordu. Bununla birlikte, zahiren idari gibi görünen dinin aslıyla alakasız olan bir meselede taviz vermeyi reddetti.

İbni Kesir’in rivayet ettiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Beni Kinde kabilesine geldiğinde onlar da bu teklifin aynısını yapmış. Onlar da Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’Eğer zafere ulaşırsan senden sonra bizim için mülk var mı?’’ diye sordu. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara: “Şüphesiz ki mülkün tamamı Allah’ındır. Onu isteğine verir” dedi.

Birinci yapılan teklifin aynısına, aynı cevap verilmiştir.

Beni Şeyban kabilesi aklı vahye dayanmayanlar için insanı aciz bırakacak bir teklif ile geldiler. Maddiyata bağlı akıllar, Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bu teklifi reddetmesini anlamaktan aciz kalır. Beni Şeyban kabilesinin emirleri olan Mefruk ibni Amir, Hani ibni Kabiysa, Musanna ibni Harise’ye Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisini takdim etti. Ve dedi ki: “Ezayı benden def edin, devletinizin başına geçeyim ve devletin gücüyle İslam’ı yayalım. Böylelikle Rabbimin risaletini ulaştırmış olurum.’’

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) beni Şeyban kabilesine geldi ve davetini onlara sundu. Onlar diğerlerine oranla daha makul davrandı ve basit bir şart karşılığında Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) davetini kabul etti. Ve dediler ki: “Bizim Kisra ile bazı anlaşmalarımız var. Biz Kisra’nın sınırlarına zarar verebilecek herhangi bir şey yapamayız. Yani Farisilerin memleketinin emniyetini bozacak bir amel yapamayız. Aynı zamanda onların emniyetini bozan bir kişiyi de kendi içimizde barındıramayız.” Yani müşterek bir emniyet alanı kurmak için yardımlaşıyorlar. Devamla dediler ki: “Ve benim gördüğüm kadarıyla senin davet ettiğin şey krallar tarafından kerih görülmektedir.” Yani Kisra bu daveti bildiğinde bunu kabul etmeyeceğinden eminlerdi. “Bizler sana Halicin bu tarafında kalan Arap diyarlarında yardımcı oluruz ve Araplara karşı seninle savaşırız. Velâkin bizler Farslılara karşı savaşacak güce kuvvete sahip değiliz. Aramızda yapılan bazı anlaşmalar ve bazı sözleşmeler bulunmaktadır, bunları bozamayız.”

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara dedi ki: “Allah’ın dini yalnızca her açıdan onu kabul edene yardım eder.” Yani Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara; ‘’Ben İslamın bir ucundan kabul edenlere ya da İslam’ı şartlı kabul edenlere itimat etmem.’’ dedi. ‘’Kişinin tam bir teslimiyet ile Allah’ın ahkâmına boyun eğmesi gerekmektedir. Bu kişi, savaştaki kendisine denilen her şeyi yapan bir asker gibi olmalıdır.”

Beni Şeyban kıssası ibni Hibban Sikat adlı eserinde ve Beyhaki’nin Nübüvvetin Delilleri adlı eserinde ve İbni Kesir tarafından rivayet edilmiştir.

Vallahi kardeşler, gerçekten eğer Allah’a ve ahiret gününe iman etmek olmasaydı, Allah’a tevekkül etme olmasaydı, akıllar Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bu teklifi reddetmesini anlamaktan aciz kalırdı. Çünkü o (sallallahu aleyhi ve sellem), bu teklifi aldığında Mekke’de çok zor şartlar altında yaşamaktaydı.

Allah’a tevekkül eden kişiye verilen karşılığın ne olduğuna bakın. İbni Hibban’ın Beyhaki’nin ve İbni Kesir’in rivayet ettiği bu olayda, Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) onların teklifini reddettikten sonra Allah katından bir çıkış yolu geldi. Sanki ona şöyle denilmiş gibi oldu; ‘’Eğer sen hala hak olarak Allah’a tevekkül etmeye devam ediyorsan ya Muhammed; işte sana Allah tarafından bir hediye, onu al.” Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Beni Şeyban’dan hemen sonra orada bulunan 6 kişiye davet yapmayı denedi ve onlara dedi ki; ‘’Sizler kimsiniz?’’ Onlarda; ‘’Bizler Hazreç’ten bir grubuz’’ dedi. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) devamla dedi ki: “Biraz oturmaz mısınız? Sizlerle konuşalım.” Orada oturdular ve hepsi de o anda iman etti.

Âlemlerin Rabbi (subhanehu ve teala) kalpleri açtı ve Rasulüne, sabrından ve mutlak tevekkülünden dolayı onları hediye olarak verdi.

O altı kişinin hepsi o anda iman etti. Bu olay; sıkıntıların dağılmasının, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabının Medine’ye intikal etmesinin ve İslam Devletinin tesis edilmesinin başlangıcıydı. Onların buna karşılık tek bir istekleri vardı, o da cennetti. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onlardan akabe bey’atında birçok şart üzere bey’at aldı. Onlara ise bunun karşılığında yalnızca cennet vardı. İşte gerçek olan İslam buydu.

Taviz Fıkhı 1. Bölüm

Taviz Fıkhı 2. Bölüm

Taviz Fıkhı 3. Bölüm

Taviz fıkhı: “Maslahat ve Mefsedet Kaidesi”

Taviz fıkhı: “Maslahat ve Mefsedet Kaidesi 2”

 Peygamberlerin Fiillerinden Delil Getirmeleri Birinci Bölüm

 Peygamberlerin Fiillerinden Delil Getirmeleri İkinci Bölüm

Tercüme: Ensar Mescidi

 Ümmet-i İslam

BU HABERLER DE VAR!

Dr.Sâmi el-Ureydî: “Arap olmayan Müslümanları Hâricîlerin tuzaklarından kurtarın!”

Şam’ın Fethi Cephesi Şerî’lerinden ve önde gelen isimlerinden Dr. Sami Ureydi’nin “Arap olmayan yabancı Müslümanları aşırıların …

Mehdî (Aleyhisselam)’nin Zuhûrunun Yaklaştığına İşâret Eden Alâmetler

İmanımızın artması için, sabredip ümitvar olmamız, İslam’a ve Müslümanlara hizmette daha heyecanlı ve aktif olmamız …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir